İşte yine yalnızlığımla baş başayım.
Muharebeler olmakta kalbimin ücra köşelerinde.
Biliyorum ki hiçbir ruh dünyada ebedi gülmez.
Hiç bir dua ölüme çare olmaz.
Bu yüzden umutlarımı maveraya gömdüm
be gülüm.

           Bir fırtınadır esen kalbimde zamanla daha da
çılgınlaşan. Bu kaçıncı fırtınası ömrümün
sayamadım, sayamadım be gülüm.

           Öyle hoyrat esti ki, her esintide bire bin veren
umutlarımın dalları kırıldı. Ölümsüzlük çağına
ulaşmadıkça, takdir vuslata mührünü
vurmadıkça, ebedi düğün gerçekleşmedikçe
dinmeyecektir. Sen ruhumu sükunet’e
erdirecek, hayallerimi süsleyecek eşsiz
bir yarensin. Oysa şimdi en uzak hayalden bile
uzaksın bana be gülüm.

           Nerede olduğunu ne yaptığını bilmediğim,
ulaşmaya güç yitiremediğim bir çiçeksin sen.
Sana duyduğum sevgiye akıl sır erdiremiyorum.
Kontrolümün dışında bir sevgi bu.Bu şehir seninle güzel bu şehir sensiz zindan be gülüm. Ağaçlara bakıyorum sen geliyorsun gözlerimin önüne,kuşlara bakıyorum sen geliyorsun, çiçeklere bakıyorum; hele güllere…

           Kalbim burkuluyor en ince yerinden. Bir gül beliriyor ufkun en bulanık bölgesinde. Bir gün beyaz ve masum, bir gün siyah ve mahzun, bir gün yeşil ve sarı ve mavi ve kırmızı.. Gözlerim sızıyor yanaklarımdan aşağı. Coştukça coşuyorum bazen. En gizli güzel ve el değmemiş duygularımla baş başa kalıyorum. Bazen de mazi bütün kapılarını açıyor bana.

           Ve acı. Mazi can damarımdan yakalayan acılarla dolu. Mazinin kapılarından girerek beni bir şimşekli bulut gibi saran en büyük acısın be gülüm. Paslı bir bekleyiş ve pespembe bir iç aleme karşılık, karanlık ve makus bir dış alem. Karanlık bir binanın içinde sonsuzluğun kapılarını arıyorum. Umutsuzluk içinde ve baştanbaşa efkarlı. Değirmen ha bire dönüyor ve öğütüyor.

           Kim bilir bana ne zaman sıra gelecek. Keşke makkareci bir hamal olsaydım; ama arayabilseydim sonsuzluğun kapısını. Pütürlü bir yüzüm kısacık bir boyum olsaydı; yeter ki duyabilseydim ötenin kokusunu, ama heyhat. Heyhat be gülüm..

           Çaresizlik içinde boğulmak üzere hayallerim. Vesvese, tereddüt, hüzün korku karışımı bir hengamenin hüküm sürdüğü karanlık bir fanusun altında sıkışıp kalmak. Ya da yüreğinin kevgire dönüp umut namına bütün çağrışımları süzüvermesi ve çaresizliğin ufukları karartması. Sen bunları bilir misin be gülüm. Belki bundan daha öte bir şey. Çözülmesi imkansız bir ukde mesela. Ya da her tarafı dikenlerle kaplı tahterevallinin yukarıya dikilmiş ucundan dibinde ne olduğu bilinmeyen bir kuyuya baş aşağı düşüvermek. Öyle ya da böyle iç açıcı olmayan bir durum ve de gittikçe büyüyen  sıkıntı.

           Kader; bilirim seni, böyle karşılaştırmaları çok seversin ama isyan etmiyorum. Düşüncelerin dişlileri arasında çırpına çırpına yalpalıyorum… Güneşin damarlarından kan fışkırıyor be gülüm. Yeryüzünü ısıtırken boğmaya çalışıyor beni. Gökyüzü tunçtan bir ağırlık; düşecekmişçesine duruyor üstümde. Hatırıma ne gelirse gelsin kelimeler ilmek olup yüreğimin bir yerine takılıp kalıyor. Her ilmek diğeriyle kenetlenerek sıkmaya başlıyor yüreğimi.

           Acımasız bir mücadeleyle yüz yüze olduğum gün gibi açık be gülüm. Çünkü sana olan deruni sevgimi hep aynı iklimiyle yaşıyor ve zaman ilerledikçe yepyeni bir dünya oluşturuyorum içimde. Gözden ırak olan gönüldende ırak olur sözünün benim için hiçbir geçerli tarafı yok…Tam aksine senden uzaklaştıkça sevgim katmerleşti be gülüm. Geçen her gün duygularıma yenilik getirdi. Engelli ve esrarlı bir yolun başlangıcındayım.

           Bir başıma bin bir tehlikenin kol gezdiği bu yolda umutsuz bir yolculuğa çıkıyorum;
Vuslat için…
Ebet için…
Senin için be gülüm … Senin için…


         Muhammed Faruk ARSLAN