İsmi kulaklardan eksik olmayan sevgili.
Yalnızlığın ruha hüzün veren tek sırdaşı. Adının
ağırlığı altında ezilen sözcük. Kimsenin
inkar
edemediği yegane gerçek. Kabullenmenin
vermiş olduğu acı. İçsel duyargaların melankolik
gel gitleri. Gönlün kılcallarında umulmadık anda
dolaşan seyyah. Kapıyı sessizce çalan davetsiz misafir.
Hayatın özgül ağırlığıyla omuzlara çöken
ağır yük. Ruhu beden kafesinden halas eden
anahtar. Saçta ve sakalda onu anımsatan ak bir
tel. Bazen donuk ve puslu bir bakış. Yüzde beliren
sevincin hüzne dönüşme şekli. Kalpte aniden çalan paydos zili. Uykusuz gözlerin sonsuzluğa
dek uykuya kendini bırakması. Sıcak bedenin
kış soğuğunu andıran soğukluğuyla üşümüşlüğü.
Canlı bir yüzün ve tenin yavaş yavaş
solması. Boğaz ile göğüs arasında alıp verilen
kararsız bir nefes. Bir noktaya takılıp kalan
reflekssiz bakış. Geçen uzun bir zamanın tik
takları arasındaki son dem. Nasıl geçtiği
anlaşılmayan kısa ama hazırlık yapılan uzun bir yolculuk.
Düz yolda ki engebe. Yürekte aşılamayan sarp yokuş. İntiharın üvey ve anlaşamadığı tek kardeşi. Ruhla bedenin son vedası.
Arkada kalanların tükenmeye yüz tutmuş acı sabrı. Yakınların andıkça durmadan akan gözyaşı. Aslında son olmayan sonun başlangıç noktası. Usul usul yanan mumun birden sönmesi. Boş bardağın dolmadan taşması. Düşen yaprakların en sonuncusu takvimden. Yenen lokmadaki acı tat. İçilen kahvenin dibindeki telve.
Dönen dilin, konuşan ağzın, gören gözün son mesaileri. Ayrılık zamanı yani. Sarsak bir beden ve puslu gözlerle masivaya dalmanın diğer adı. Geçmişi düşünerek gözden düşen son damla. Pişmanlıkların asla fayda vermediği an. Sonsuz bir hayatın bağışlanması umuduyla yalvarmalı bakışların ucundaki bekleyiş. Belirmesini umduğu bir umut. Çıkarken ruha verilen sıkıntı. Gözlerde tükenen fer.
Işıklar mı sönüyor ne.
Her yer karanlık artık neden hiçbir şey görünmüyor?
Gözlerin usulca kapanmasıyla her şey aniden bitiyor.
Issız sokakların dar kaldırımlarında adımlarken hayatı ansızın ayaklarda tükenen takatin yalın haliyle hissediliyor o duygu. Kimi zaman ayağa vurulan prangaların ağırlığıyla tüm zorluğuna rağmen yürünüyor ardına bakmadan. Koyu karanlık gecelerde sessizliğe bürünmüş kentin ölüm kusan yanlarına korkusuzca dalıp gidiyor.
Arkasında bıraktığı günahkar insanların masumca döktüğü gözyaşlarında bırakıyor geçmişe dair anıları. Koca bir hayatın kıyısında seyyah gibi dolaşırken heybesine doldurduğu azığın ileride ne kadar yarayacağını düşünerek yürüyor. Ayaklarındaki bağların ağırlığına bakmadan ve serkeşliğine aldırmadan insanların bedbin ve bizar bir vaziyette omuzlarına binmiş yükle ağır aksak devam ediyor ardında bıraktığı birkaç gözle.
O gözler ki hasretle gelmesini beklediği anların gah sevinciyle gah hüznüyle koca ummanı bağrında barındırıp kimi zaman tane tane salıvermiştir kendini yanaklardan aşağı. Yol kenarında sessizce açıp sonra tekrar solan çiçeklere yoldaş olup tatlı bakışlarla süzmüştür. Ağaçlardaki yaprakların hazan vaktinde esen rüzgarla savrulup düşmesi, yerle yaksan olması. Ömürlük ağaçların miadını yavaşça doldurmasıdır aslında.
Harıl harıl çalışan karıncaların bir anda yan gelip yatması. Ağızda bekleyen düdüğün çalmadan evvel o anın tasavvurunun dimağı allak bullak eden korkunun titretmesi tüm azaları. Ayakların atılan her hatvede yere kavi basması ve altından kayması toprağın. Bu düşünceler arasında yaşanan gelgitler.
Kaslar taşlaşmış artık. Kan akışkanlığını neredeyse kaybetmek üzere. Daraldıkça daralıyor damarlar. Vücut tüm direncine rağmen titriyor ve bırakıyor çaresizce kendini. Ve açılıyor kapı. Artık gitme zamanı.
Bir gün yaşadığım ve yürüdüğüm topraklar bana bağrını açınca en nazlı haliyle ne yapacağımı ve nasıl hareket edeceğimi düşünüyorum şu kısa zaman diliminde. Aslında dille anlatması kolay olan bir şeyi yansıtmak zor değildir hani. En ince detayından girersiniz söze ve son noktaya kadar anlatırsınız. Ama anlatırsınız sadece. Yani gönül ve ruh yaşamaz o duyguyu. Çünkü tadılır ve göçülür fani dünyadan baki dünyaya.
İşte o an baharda açan çiçeklerin kokusu bir daha olmayacak.
Sıcak havalarda tam bunalmışken yağmayacak bir daha vücuduma yağmur.
Kuşlar nazlı nazlı öterken dışarıda duymayacak kulaklarım.
Gözlerim sevinçte ve hüzünde ağlamayacak hiçbir zaman.
Yokuşlara doğru yürürken nefes nefese kalmayacağım artık.
Sokaklarda yankılanan çığlıklarım olmayacak.
Söylediğim sözler not alınmayacak.
Kızım bakarken gözlerime bir daha yakalayamayacak o derin bakışı hiçbir zaman.
Eve her gelişimde kapıda bana münhasır kıldığı tebessümü kursağında kalacak eşimin. Arkadaşlarım konuşacaklar kendi aralarında daha dün yanımızdaydı beraberdik çay içiyor muhabbet ediyorduk. Şiir yorumlayıp yazılar yazıyorduk. Sonra sevenlerim ağlayacak peşimden. Kimi dostluğumdan dem vuracak kimi halimden yaşantımdan. Kimi en acımasızca gülecek içten ve derinden sinsice. Oh oldu diyecek kimi.
Tekerlekleri olmasa da seven üç beş kişinin omuzlarındaki ayrıcalığın yapılmadığı dar ve tek kişilik makam otosunda son yolculuğuma çıkacağım. Bugün müntehirim ve yaşıyorum acı yanlarını hayatın. Özümsemeye çalışıyorum ne kadar zor olsa da. Anlatarak yaşamaya çalışmıyorum. Yaşıyor ve anlatıyorum. Seraser hüzün soluyorum.
Derinden iç çekişlerimin etkisi işliyor ruhuma. Ona dair tüm kelimeleri kotarıyorum hafzalamda. Kadim sözcüklerle sona yaklaşıyorum. Son olmayan bir sonun başlangıcına kelimelerle yaptığım yolculuğun son noktasındayım. Zifos yığınları arasında hafifçe doğrulup dik bir duruş sergileyerek mağrur bir şekilde haykırıyorum. Ebkem duygular arasında sıkışıp kalmışım oysa.
Yolculuğuma hazırım artık, korkmuyorum.
Sonsuz bir hayatın başlangıcı için seni bekliyorum ey ölüm.
Gel ve al beni koynuna.
Babamı aldığın gibi al.
İncitmeden sıkmadan ve masumca.
Çünkü ben her gün yaşıyor ve her gün ölüyorum.
Muhammed Faruk ARSLAN
|