Yayınevi

:

  AKİS KİTAP

  Yazar

:

  MUHAMMED FARUK ARSLAN

  Kategori

:

  DENEME

  ISBN No

:

  99441142-6

  Barkot No

:

  9789944411424

  Sayfa Sayısı

:

  111

  Boyutları

:

  13,5x21 cm

  Kapak Cinsi

:

  KARTON KAPAK

  Basım Tarihi

:

  01.10.2006

  Yayın   Yönetmeni

:

  ADEM ÖZBAY

  Kapak Düzeni

:

  GÖKHAN KOÇ


               Genç yazarlarımızdan Muhammed Faruk Arslan’ın 10 yıllık radyoculuk hayatında hafzalasında biriktirdiklerini       okuyucularıyla paylaşmak adına attığı ilk adım olan “Tarifsiz Aşkın Tarifi” isimli deneme kitabı sevenlerine merhaba dedi.       Ramazan’ın son haftasında piyasaya çıkan kitap okuyucularıyla buluştu. 10 yıllık birikim ve 1 yılı aşkın çalışmanın ürünü olan       kitap daha çok hüznü baz alıp iç çekişlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Hala Gebze Mesajfm’de “Vakti Kuşanmak”       isimli kültür sanat edebiyat içerikli radyo programı yapan yazar şu aralar bir öykü kitabı üzerinde ön hazırlık yapıyor.

         ÖNSÖZ

              Bir yerlerden başladı bu kopuş. Yıllarca dostluğuna hayran kaldığım sürgündeki kardeşime duyduğum hasret ve maziye özlem dolu kelimeleri berkiterek tatlı bir sitem olan “Başımın Belası” atılan ilk tohumdu kıraç gönlün derinliklerine.

              Edebiyat başlangıcım olan ve sürklase olmadan daim bu yolda motivasyonum hayat arkadaşım yoldaşım kızımın annesine taşan kelimelerin bir buket misali sunulmuş “Ben Sana Sen de Bana Muhtaçsın Gülüm” kelimeleri döküldü kalemimden ansızın. Yalnız kaldığım anlar ruhumun dinginleştiği anlar olsa da yanımda olmayışı gönlümde derin izler bırakan “Beni Mecruh Bırakma” yakarışları alıyordu yerini.

               Hayattır bu kimi güler kimi ağlar. Tecrübedir aslında her şey, bir yanda sevinç diğer yanda hüzün kurulur sofralara. Ruh daralır gönül isyan eder bir şeyler yapamamanın verdiği acıyla. O an dilden acı bir haykırmayla çıkar kelimeler “Bugün Herşeyi Filistin” görüyorum. İşte o an içimin iyi yanı haykırıyor durmadan “Ebkem Kalma Girift Duygulara”.

              Korktuklarım başıma geliyor adeta. Sessiz kaldıkça çöküyordu gönül dünyam. Nereye kadar susmak. Savurmak harp düzeni almış kavi cümlecikleri. Vurmak suratına zulmün. Çekinmeden ve korkmadan. Söylediklerim gönüllerde ruh bulurken “Eyvallah” kelimeleri dökülüyordu dillerden.

              Geceye yaklaştığım an hüzün tepemde kol geziyor gönül dünyam daralıyordu. Ama gece ki örten değimliydi her şeyi. Kiminin kesif duygularda kaybolmasına vesileyken kiminin gönül deryasına çağlayan oluyordu. Bakışlar bambaşka görüşler değişik. Herkes geceye bir anlam yüklüyor kendince. O an kelimeler anlamını buluyordu bende. “Gece Masum Gece Sessiz ve Yalnız Gece” Sabahladığım anlar vazgeçilmezdi. Duygu yoğunluğum en çok o anlarda fark ediliyor. Sayıklamalar başlıyor artık. Yorgun ve uykusuz kalmış bir bedenle yaptığım “Gece Sayıklamalarım” durmuyordu.

              Hayattır bu kavuşmalar olduğu kadar ayrılıklarda olmalı değil mi.? Her ayrılık sonrası özlemle bekleşmeler sarmıyor mu ruhumuzu? O özlemlere alışkın olmayan insanın gitmemesi için dizilmez mi kelimeler.? Böyle bir an işte hüznün hakim olduğu an dönmekte acizlik çeken dilimden ancak “Gitme Çırak” kelimeleri dökülüyor. Bu sözcükleri söylerken içim acıyor. Damarlarım daralıp gözlerim buğulanıyor. İsyan ediyor gözyaşlarım. Çığlık çığlığa akıyor. Not düşüyorum güne “Gözlerde Atılan Çığlık Benim”.

              Kelimeler kifayet etmiyor anlatmaya. Yetersiz kalıyor. Tadılmadan anlatılmaz aslında. Birkaç gözyaşı ve sarsak bir beden onun hüznünü yansıtsa da kafi gelmiyor. Annenizi babanızı ya da bir yakınınızı kaybetmişsinizdir mutlaka. Düşünceler karışır, allak bullak olur zihniniz. Gayri ihtiyari de olsa dökülmek ister dilinizden, keşke der kalırsınız. O an “Her Gün Yaşıyor Her Gün Ölüyorum”. Gözlerimin önünden film şeridi gibi geçse de kaybettiklerim. Kurusa da akan yaşlar. Kelimeler anlamsızlaşıp çöle dönse de yüreğim. Kırk yıl dolaşmış gibi “İçimin Vahalarından” bir tülü kurtulamıyorum. Olsun diyorum kendimce avutmak için kendimi. “İllaki Hüzün Olsun” diyorum.

              “Kafeste Bir Bedenle” maneviyattan uzak bir beldedeki gözlemlerimi anlatmaya çalıştım kimi zaman. Allahın verdiği lütuflara nankörlük etmeden edilen şükürlerin neticesinde bahşedilmiş “Saf Temiz Yani Zelal” isimli kızıma dair döküldü kelimeler. Onca eziyetin ardından böyle tatlı bir rüya görmenin vermiş olduğu sarhoşlukla “Sen ki Gönül Gözüm” yazısı alıyor yerini. Yazdıkça yazıyor kalem. Aktıkça akıyor kelimeler. Hasret ve özlem çok olsa da hüzün üstüne kurulmuş bir kurgu olsa da hayatım “Herşey Senin İçin Be Gülüm” senin için. “Sensiz Özlemler ve Hasretler” gönül yangınlarımı harlasa da “Sessiz Sakin Derbeder” olsam da her “Sıkıntı da bir Ferahlık” vardır diyerek kurtuluyorum kesif duygulardan.

              Gece çıktığım ufak tefek yolculuklar ruhun dinginliği için yetiyor. Dinlenmek için çöktüğüm duvar dipleri ve “Şefkatsiz Betonlarda Üşüyen Bedenim” sabaha atıyor kendini. Tarifini yıllarca aradığım aşkın bir türlü bulamadığım tarifini yapıyorum süslü kelimelerle. Son noktayı koyarken “Tarfisiz Aşkın Tarifi” başlığını atıyorum. Bir hasrettir bir özlemdir kimisi için. Bir ferahlık bir susamışlıktır ya da. Ama en güzeli sıcak bir havada yağarken ıslanmaktır. Kimine göre derttir kimine göre şifa, berekettir aslında “Yağmur”. Islanmışlığın üşümüşlüğü sarıyor bedenimi ve titriyor her yanım “Yüreğim Üşüyor”. Her şeye rağmen “Yinede Öpüyorum Yüreğinden” derken “Yarın Geç Olmadan Gel Şilan” kelimeleri taşan cümlelerime son nokta oluyor.