İçimin vahalarından sesleniyorum kalbine. Gürbüz bir ses tonuyla haykırıyorum sevdamı. Gönlümün dehlizlerinden bir avuç sevgi tohumu ekiyorum kıraç toprağa. Her zaman olduğu gibi can alıcı şekilde şavkını dağıtıp arzı endam ediyor güneş. Mahzun bir edayla bakıp temaşa ediyorum masivayı. Bir an tüm duyargalarımla vecde geliyorum..
Adımlarken beyninin kıvrımlarına doğru ve akarken en tenhasına çekilmiş yerinde; arzın işvesine aldırış etmeyen, yüzlerine aşina olduğum serkeş bir topluluk görüyorum. Tam o esnada güneşin huzmeleri ve güller özgül ağırlığını bırakıyor. Ben kokladıkça gönül çeperimi aşan yalın duygularla ruhum melankolik bir havaya bürünüyor. Bu kadar nimete rağmen arzın göbeğinde hoyratça dolaşan güruhu ketum bir hal alıyor. Mahur bir bestenin ruhun imtiyazlı köşesinde yerini aldığı gibi bende alıyorum kılcallarında dünyanın…
Müşfik duygularla yavuklumu düşünürken, beynimde uğuldayan arabaların seslerinden anlıyorum zifos yığını içinde olduğumu. Sonra ücrasına çekiliyorum yolun. Zaman ilerledikçe bendeki metruk duygular harp düzeninde en ön safa çıkıyor. Bir an duruyor ve kadim zamanlara kısa bir yolculuk yapıyorum.
Oysa kolay sahip olmamıştık her anı mutluluk olan zamanlara. Nice bengisu ırmaklardan içmiş sarp yokuşlar aşmıştık. Patika yollardan geçerken dağların karşımızda mağrur bir tavır almasına aldırmadan yürümüştük. Ne ummanlara dalmıştık yürek kıvrımlarında. Herkesin ve her şeyin karşımızda tavır alması beyhudeydi. Ne kadar çetrefilleşse de; gidilecek yol yakındı artık. Bunları düşünürken bulutların katran karasına çaldığını yağmurun hafif hafif çiseleyerek suratıma vurduğu ana kadar anlayamamıştım. Anaforlar yaşıyordu duygu dünyam. Bunları düşündükçe bir sahraya dönmüştü yüreğim. İçimin vahasında suya hasret kalmış bir hal almıştı tüm duygularım ve bedenim. Yağmur yağıyor ve suya kandırıyordu her zerremi. Bir zaman sonra durdu. Ben ne kadar beklediğimin farkına ancak sırılsıklam ıslandıktan sonra varabildim.
İşte yine gelmedi.
Bir sağıma bir soluma bakıyorum.
Halbuki gelseydi yüreğimin sadece ona parsellendiğini anlatacak ve ne safiyetlerle duygu bahçemden kelimeler derecektim. Vakitler akşama yaklaşırken ben duyguları iğdiş edilmiş, ayakta durmakta güçlük çeken, sinirleri alınmış, kanı çekilmiş naçar bir halde arşınlıyorum geldiğim sokakları.
İşte yaklaşıyorum;
Her ne kadar flu bir halde görünse de ömrümü tükettiğim; gecelerimde ve gündüzlerimde sevincimde ve kederimde hep yanımda olan hiç ayrılmayan, aldatmayan, dışlamayan, bekletmeyen, seven, ömründen ömür katan. Kelimeler bile onu ifade etmekte zorlanıyor.
Her zaman olduğu gibi bekliyor kapının önünde. İyice yaklaşıp sokulduğumda müşfik bir ses tonu ve nazik bir edayla; beklemekten mecalsiz kaldığı gün gibi aşikar olmasına rağmen hiçbir şey sezdirmemek için vakur bir tavırla teskin edip bir buse konduruyor yitik kalmış yanağıma. Olsun diyor olsun bizde çok bekledik zamanında ve devamında ekliyor ”taşı delen suyun kuvveti değil suyun sürekliliğidir.”
Leblerimi kahir bir şeklide sıkıyorum ta ki canım acıyana kadar sonra sessiz ve sedasız bizar bir halde hiç yorum yapmadan çıkıyorum merdivenleri. Duyguların yalazında yok olmak üzereyken söylenen bu sözle az da olsa kendime geliyorum. Anlıyorum sonra; üzülmek, kendini kahretmek, fersiz ve mecalsiz bir hale sokmak beyhude imiş. Bu sözü şerh düşüyorum sözlükçeme. Sonra asude bir edayla çıkıyorum odama. Berkitiyorum duygularımı ona dair. Gelişigüzel uzanıyorum yatağa ve dalıyorum. Beynimin kıvrımlarında terkip ettiğim sözcükleri seçiyorum ve yazıyorum gönül defterime.
Yarın diyorum;
yarın büyük gün
yine bekleme nöbetleri var ücra köşelerinde kaldırımların.
Sonra karanlığın iyiden iyiye çöktüğü anda gözler takatsiz bir halde uykunun efsunlu kollarına bırakıyor kendini.
Son duamı ederek dalıyorum sonsuzluğa.
Ne olur bekletme…
“Bekletme ki bekleniyorsun “
Aşka…
Sevgiye…
Mutluluğa…
Eyvallah…
Muhammed Faruk ARSLAN |